25.02.2010
Modayı takip etmek lazım. Herkes geniş paça giyecekse senin de en azından bir geniş paça pantolonun olmalı, herkes blog yazıyorsa sen de yazmalısın. Hele bir sosyal bilimciysen, bilime teknolojiye meraklıysan, o zaman mutlaka bir blogun olmalı değil mi? Olsun bakalım.
Önce tanımayanlara kendimizi tanıtalım. Blogumu önceleri herkese açık olacak şekilde tasarlamıştım, sonraları hayatımın karışık bir hal alması ve yazdıklarımın başkaları tarafından kolaylıkla okunmasını istememem, ama bir yandan da bana birşey olması durumunda bulunmasının faydalı olacağı düşüncesiyle internette kapalı bir blog haline getirdim (bu son cümleyi bloga yazmaya başladığımdan çok sonraki bir tarihte ekledim, bunun dışında anlattıklarıma dair bir değişiklik yapmadığıma dair söz verebilirim- o yüzden bu cümle metnin geri kalanına oranla daha soğuk ve iğreti kalacaktır).
Kimim ben? Adım Elif Hansız. Yirmili yaşların sonundayım, kaç yaşımda olduğunu söylemeye gerek duymuyorum, daha en az on yıl aynı yaşta kalacağım. Hayatımı düzene koymaya başladığım yıllardan birindeyim galiba. En azından belli bir, hatta iki işim var, haftanın veya ayın belli zamanlarında gördüğüm arkadaşlarım, arkadaş gruplarım, işim dışında katıldığım bilumum etkinliğim var. Yogaymış tenismiş, üst orta sınıfa dair aktiviteleri seviyorum, İstanbul'daki sinema ve müzik festivallerini mutlaka takip ediyorum.
Biraz da ciddi konulardan bahsetmek gerekirse, özel bir üniversitede siyaset sosyolojisi alanında öğretim görevlisiyim. Son sıralar özellikle ütopyalar konusuna ilgi duyuyorum, hatta "A gender perspective on the Turkish utopian literature" (Türk ütopya edebiyatına toplumsal cinsiyetçi bakış) başlığıyla yazdığım makale pek bir sükse yaptı, belki de günün birinde şeytanın bacağını kırabilirim. Neyse, bugün ciddi konulardan konuşasım yok pek.
İki işim var demiştim aslında, bir yandan Lacan'ın "objet petit a"sıymış T.H. Marshall'ın vatandaşlık kavramıymış didinirken diğer yandan da kardeşim Hasan'la birlikte Tünel'de bir pastaevi işletiyorum. Tabi daha çok pastaevini Hasan işletiyor ben de ona bir yandan destek veriyorum. Mutlaka bir gün gelmelisiniz, İstanbul'un en iyi tiramisusunu yaptığımızı iddia ediyorum!
Pastaevinin hikayesi komik aslında. Annem Anjel Hansız bir gün ressamlarla uğraşmaktan sıkıldığına karar verdi -kendisi sanat tarihçisi ve küratördür- ve İstiklal Caddesi'nin yakınlarında bir dükkan satın aldı. Bir süre bu dükkanla ne yapacağına karar veremedi; sahaf açmayı düşündü, başında duracak adam bulamadı, kafe açmayı düşündü, bürokrasisi ağır geldi ve sonunda meseleyi babam Rıfat Hansız'ın çözmesine karar verdi. O dönem sigarayı bırakmış olan babamın aklından tabi ki yemekten başka bir şey geçmiyordu ve acilen bu mekanda oldukça iyi dekore edilmiş bir pastaevi -lütfen pastane değil- açılmasına karar verildi, Hasan da o dönem işsiz olduğu için pastaevini yönetme işini üzerine aldı.
Hasanla ilgili parantez açmak gerekirse, kendisi işletmeden mezun olduğundan beri sabit bir iş tutturamadı ve her işinden yeni umutlara yelken açarak ayrıldı. Fazlasıyla müteşebbis biridir; ilkokul, lise ve üniversite hayatı boyunca hep sınıf sonuncusu olarak sınıfları atlattı ama her zaman müthiş bir ticaret zekası vardı. Hatta çocukluğunda yazları evde kimsenin artık kullanmadığı eşyaları toplar, marangoza bakırcıya götürüp yalvararak onları tamir ettirir, şeklini değiştirir daha sonra da eski yazlığımızın kapısının önünde satış yapardı. İnsanlar da satın alırdı!
Beklenmedik şekilde Hasan yaklaşık üç yıldır pastaevini işletiyor ve hala sıkılmışa benzemiyor. Bu işte Şebnem'in parmağı olduğu kesin. Şebnem pastaevimizin şefi, harika pastalar hazırlıyor, onları rengarenk tasarımlarla beziyor, pasta olmaktan çıkartıp sanat eserine çeviriyor. Tamam biraz abarttım... Ama Şebnem pastaevi için önemli bir insan zira, dükkanın pastaevine dönüştürülmesine karar verildiğinde evde tabi ki kimse pasta yapmaktan haberdar değildi ve Şebnem olaya Hızır gibi yetişerek dört günde açılış yapmamızı sağladı. Böylece beş kişilik (ben, Hasan, annem, babam ve annemin huysuz kedisi Şiraz) ailemize Şebnem katılmış oldu. Biraz dedikodu yapalım -umarım bunları Hale okumaz- Hasan'ın zamanının çoğunun pastaevinde geçmesi ve Şebnem'in de oldukça hoş bir hatun olması, Hasan'ın son uzatmalı sevgilisi Hale'nin pek hoşuna gitmiyor tabi. (Ama ben Şebnem'i daha çok seviyorum)
İlk günden çok fazla inci döktüm galiba. Blogum hayırlı olsun, umarım onunla ve sizinle hüzünlerimden çok mutluluklarımı paylaşırım...
Aa olur da bana ulaşmak isterseniz (yorum özelliğini açmak istemedim) mail adresim şöyle: elifhansiz@gmail.com