27.02.2010
Bugün akşama kadar çok enerjik ve neşeliydim. Sabahın köründe yaptığım yoganın bir etkisi olmuş olmalı; bir kaç yıl öncesine kadar sabah yedide spor yapmak için altıda uyanan bir kadın haline geleceğimi duysam hayatta inanmazdım. İnsanlar değişiyor. Hem uzun vadede değişiyor, hem de gün içinde çok değişiyor.
İki farklı dünya içinde yaşıyorum demiştim; bu dünyalardan biri tamamen teori , objektif olmak, mantıklı düşünmek üzerine kurulu, diğeri ise sadece pratiklerle, yaşadıklarımla, tecrübelerimle, başkalarının tecrübeleriyle alakalı, mantıklı söz söyleyince katı ve huysuz görülüyorum. İki dünya bir güne yetmiyor.
Sabah dersim olduğu için üniversiteye de erken gittim. Açıklıyorum, ders vermekten pek hoşlanmıyorum; üniversite hocalarının araştırmacı cinsine girmeyi tercih ediyorum, iki kitap okuduğu için kendini birşey zanneden ukala öğrencilerimle uğraşmayı sevmiyorum. Gerçi ukala olmalarını destekliyorum, bildiklerini satmalılar ki daha çok bilgiye ihtiyaç duysunlar. Ama bana satmalarına gerek yok. Tabi ki böyle yoğun duygular içinde olmamın nedeni ukalalardan birinin yarım saatlik saçmalamasına maruz kalmak. Önceki hafta onlara Cesur Yeni Dünya (Brave New World) okuması vermiştim, artık ne kadarını okumuş ne kadarını anlamışsa, kitabın aslında bireyselleşmeyi optimizm yaratarak yücelttiğini ve özgür cinselliğin de bu yolda insanların özgürleşmesine faydası olan bir aracı olduğunu iddia etti. Dersin geri kalanını çocuğu ikna etmekle geçirmişsem de ne kadar faydalı oldu emin değilim, bir dahaki hafta şu metni okumayı düşünüyorum, 1935'te G.K. Chesterton bir makalesinde yazmış:
"Ütopyalar çağından sonra Amerikan çağı olarak adlandırılan dönem geldi. Ford ve Mond gibi adamlar sosyal sorunları çözmüş ve kapitalizmi bir ortak iyilik haline getirmiş gibi görünüyordu. Ama bu bize has bir değer değildi; kaygısız ve yaygaracı bir optimizmle paralel gitti, ki bu bizim umursamaz veya negatif optimizmimiz değil. Viktoryan-doğruculuğu, veya hatta Viktoryan kendine-dürüstlükten daha fazla bir vaziyette, bu optimizm insanları pesimizme yönlendirdi. Çöküntü kentler savaştan daha fazla hayal kırıklığına yol açtı. Yeni bir acılık, yeni bir şaşkınlık bütün sosyal hayatta ve bütün sanat ve edebiyat dallarında etkili oldu. Bu sadece eski kapitalizmi aşağılayan bir tavır değil, eski sosyalizmi de aşağılayan bir tavırdı. Cesur Yeni Dünya da Viktorya'ya karşı değil Ütopya'ya karşı bir başkaldırıdır."
Huxley'nin bahsettiği "özgür seks"in aslında herhangi bir histen yoksun içgüdüsel güdülerle yönlendirilmiş refleksler olduğunu anlaması için herhalde ergenlikten çıkması gerekiyor.. Aslında yaşı büyüse de ne farkeder, erkeklerin penisleri yerine kafalarıyla düşündüğü günlerin yakın olduğunu zannetmiyorum.
Günümün ciddi kısmının öne çıkan detayları böyle sanırım. Öğleden sonra okulda çok kalmayıp pastaevine gittim, acilen bir cheesecake'e ihtiyacım vardı. Ne yazık ki dükkana vardığımda cheesecake'in son dilimi Şebnem ve Hasan'ın hararetli hararetli sohbet ettiği yaşlı çift tarafından götürülüyordu. Hayal kırıklığına uğradım. Beni sohbetlerine katmaya çalıştılarsa da direndim, sahne arkasına saklandım, kendimi havuçlu kekle avutmaya çalıştımsa da pek işe yaramadı. Bir süre sonra Hasan yanıma geldi, yaşlı çiftin yelkenliyle dünya seyahati yaptığını anlattı. Bir süre karşılıklı imrenme tepkileri gösterdikten sonra ("of yaaa çürüyoruz valla burada", "acaba bir yelkenli kaça çıkar", "ikimiz yelkenliye mi girsek ki") akşam annemlerin yemeğe çağırdığını, son dakikada haber verilmesine rağmen gitmemiz gerektiğini söyledi. Zira akşam meteor yağmuru varmış, Rıfat Bey meteor yağmurunu ailecek izlememizi emretmiş (tahminen NASA'nın meteorlardan birinin dünyayı yok edeceğini biz zavallı ölümlülere açıklamadığını düşünmüş ve son anlarımızı birlikte geçirmemizi uygun görmüştür).
Pastaevini saat altı gibi Şebnem'e emanet ettikten sonra Hasan'la birlikte ailemizin Tarabya'daki evine gittik. Annemler terasta ellerinde kokteyller, buz gibi havayı önemsemeden teleskopun başına geçmiş meteorların ne taraftan geleceğini kestirmeye çalışıyordu. O soğukta allahın başka bir kulu bu işi yapmazdı herhalde, Şiraz bile camın sıcak tarafında oturmuş anlam veremez bakışlarla bizi izliyordu.
Bir süre sonra laf nasıl olduysa benim özel hayatıma geldi. Gün içinde aralarında tartışma geçmiş olmalı ki, pastaeviyle daha az uğraşmam gerektiğini, kariyerimi yoluna koymamın önemli olduğunu söyledi, "Hayatta eşten aşktan başka düşünecek konular da var. En sevdiğin kişiler seni kolayca kırabiliyor" diye babama sataştı. Babam da yine bir klasik olarak anneannesinin öğüdünü söyledi: karı koca arasındaki kavga, ıslak bir mendilin bir ağustos günü kurumak için ihtiyacı olan süre kadar sürmeliymiş. Kavga olmalıymış ama süresi de çok kısa olmalıymış. Beni anlayacak, sevecek bir adama ihtiyacım varmış, yalnız başıma mutsuz olurmuşum.
Babamın hayatı nasılsa hala siyah beyaz filmlerinde geçiyor, kadınlarla erkeklerin birbirlerine saf duygular beslediği, "Hayatım ben geldim"lerle dolu bir zamanda. Annemi de yanlış tanımanızı istemem, babamla tartışmış olmasalar o da farklı konuşmazdı. Aynı zamanda yaşasak da onlar yine de farklı dönemin insanları. Peki insanlar ne zaman aşk konusunda katı ve duyarsız oldu? Evet, belki Rhett Butler'ın Scarlett O'Hara'ya "Frankly dear I don't give a damn" (türkçesi "çok da fifi") demesi belki daha 1940'larda ilişkileri laçkalaştırmaya başlamıştı; ama bu cevabın aşırı derece geçimsiz ve şımarık Scarlett O'Hara'ya karşı filmin sonunda verildiği düşünülürse Butler'ın da aslında o romantiklerden biri olduğunu varsayabiliriz. Buna karşılık nasıl "I love you dear but I love me more" diyerek aşık olduğu erkekleri cinsellik uğruna bırakan Samantha Jones'a kadar gelebildik? Aradan geçen altmış senede kadınlık, erkeklik ve cinsellik olguları nasıl neredeyse teknolojiye nazaran daha da hızla değişebildi?
Öğrencimin Huxley'in cinselliğe bakışını yanlış anlamasına şaşırmamak lazım.
Ben ne zaman ilişkiler konusunda bu kadar katı ve duyarsız oldum? Zira son sıralar "ağustosta kuruyan ıslak mendil" benim için geçip giden erkek arkadaşları anlatıyor, kavgalar o kadar bile süremiyor. Teoride normalleştirmem gerekenlerle pratikte bir türlü içime sindiremediklerimi bir türlü denkleştiremiyorum. İşte gün sonunda böyle mutsuz oldum.