06.03.2010

İki yıllık süreçte (neden iki yıllık bir süreç aldım, çünkü daha önce hayatımda uzun soluklu başka birisi vardı ama onu anlatmayacağım... belki beni sabit olarak okumaya devam ederseniz bir gün yakalayabilirsiniz!) ilk başarısız ilişki Jacques'la oldu. Kısa ve özdü. Jacques büyük bir multinasyonal şirketin CEO'suydu (hala öyle) ve bir süredir işlerini Türkiye'den hallediyordu. Zengin ve mutluydu.
Jacques'la da yine bir serginin, bu sefer küratörlüğünü annemin yaptığı bir serginin, açılışında tanışmıştım. Annem onunla bir süre önce tanışmış ve yaş farkına rağmen benim için kaçırılmaz bir fırsat olduğuna karar vermişti. Babamsa bu duruma burun kıvırıyor görünüyor ama sesini de çıkarmıyordu. Annemin o çok beğendiğim Kırmızı tablosunun önünde uzun süre kalmış, bense annemin itiştirmeleri sonucu onun yanına giderek tabloyla ilgili fikirlerini sormak zorunda kalmıştım. Derin ses tonuyla yüzüme yaklaşmış, "Sanatçı burada kendi kadınlığını keşfediyor sanırım, renkler ne kadar yırtıcı ne kadar tatminkar, keşke her kadın kendi cinselliğini bu kadar özgür ifade edebilse" diyerek beni kendi annem hakkında düşünmek istemeyeceğim şeyler düşünmek zorunda bırakmıştı. Jacques'ın o etkili yorumu aslında epey anlamsızdı, zira annem resmi yaparken elinde sadece kırmızı boyası kalmıştı ve resimdeki obje annemin cinselliği değil deforme olmuş bir karanfildi.
Jacques kumral saçları ve küçük gözlükleriyle oldukça yakışıklıydı. Hala da öyledir, yirmi-otuz sene sonra ben yaşlanacak bile olsam Jacques yaşlanmayacaktır, zira botoxmuş detoxmuş yaptırarak her zaman zinde kalacağından eminim. Benden yaşça ve zihince büyüktü, sabahları erkenden (hakikaten erken, altı civarında) uyanıp evinin yakınındaki büyük kafe zincirlerinden birinin açılmasını bekliyor; daha sonra portakal suyu eşliğinde gazetesini okumayı, daha sonra da internetten günlük borsa yorumlarını almayı, ofiste yapacağı işlerin öğlene kadar olan kısmıyla o kafede tek başına ilgilenmeyi seviyordu. Bense dokuza doğru, eğer o gün dersim yoksa, yanına gidiyor, gazetesine biraz bakıp (çünkü laptop başındayken benimle ilgilenmezdi) siyasete dair bir iki laf ediyor, ilgiyle dinleniyor, ama her nasılsa daha sonra dediğime diyeceğime pişman oluyordum. Onunla siyaset konuşurken kazanmak mümkün değildi ve her gelişme, her olay, her insan, yani her şey ekonomiye bağlıydı. Evime iki kez geldi ve bu iki gelişinde de kapının hemen önündeki masa-sandalye takımından bir sandalye çekip ona oturup hazırlanmamı bekledi. Daha fazla içeri hiç girmedi. En büyük sevdalarından biri hiç çekinmeden servetini harcayabileceği marka kıyafetleri ve gemi maketleri koleksiyonuydu. (Bu arada itiraf ediyorum; bir seferinde yanlışlıkla gemi maketlerinden birinin topunu kırdım ama ona hiç söylemeden geminin içine geri attım)
Jacques'ın evine her gidişimde geriliyordum, yemeğe her çıkışımda giysilerim eksik geliyordu, yürürken topuklarım bir yerlere sıkışacak diye anlattıklarını dinlemeden yürüyordum. Onunlayken muhteşem olmalıydım, zarif görünmeli, parfüm kokmalı, ellerim pamuk gibi kazaklarım kedi gibi yumuşak hissedilmeliydi. Ona yazdığım makalelerden bahsetmek istiyordum ama giysimin göğüs dekoltesini çekiştirmekten-dudaklarımın rengini kontrol etmekten buna bir türlü sıra gelemiyordu. Hiç olmadığım biri haline gelmiştim ve işin korkutucu yanı bu çok kısa bir sürede gerçekleşmişti. Bir süre sonra kendimi tanıyamaz oldum. Ve gerçek hayatım, Jacques'la olan havai ve gerçekdışı hayatımla uyuşamadı. Sonunda dayanamadım. Bu kadar yakışıklı bir adama karşı çirkinleştim ve aşırı sıcak bir yaz günü cep telefonumdan ona mesaj atarak ayrıldım.

Yorum Gönder

  © Blogger template Webnolia by Ourblogtemplates.com 2009

Back to TOP