07.03.2010
Hayatımdaki kişilerden en ilginci Selim'di. Selim'le İstiklal Caddesi'nin yakınındaki Mihrimah Sultan'da tanıştık. Ben yakınlarda çalışan müzik editörü bir arkadaşımın işten çıkmasını bekliyordum, dışarıda yağmura yakalanmış ve şemsiyemi gün içinde kaybettiğim için sırım sıklam olmuş bir halde kafeye sığınmıştım. Selimse tek başına koltuklardan birine yayılmış, kucağında laptop'u, yünlü kazağı ve kucağındaki Mihrimah Hanım'ın kedilerinden biriyle sıcacık görünüyordu. Herhalde o soğuk şartlar altında Selim'in o ilk anki sıcaklığı beni çekti, çekinmeden yanına giderek yanına oturup oturamayacağımı sordum.
Selim moda fotoğrafçısıydı. Etrafı mankenlerle doluydu ve bunu umursamaz görünüyordu. Hoş dekolteler, uzun bacaklar, yumuşak hatlar, ufak burunlar görmeye doymuştu galiba (eminim ki aranızda erkek okurlar varsa insan buna doyabilir mi canım diye söylenmeye başlamıştır, ben de pek inanamadım Selim'e zaten).
Selim bir keresinde bana şöyle demişti: "Mankenlerle çalışmak güzel bir şey dışarıdan bakıldığında. Bütün arkadaşlarım şu anki halimi kıskanıyor olmalı, on yıl önce olsa ben de kıskanıyor olurdum. Ama mankenleri ilk çekimlerden sonra birer kişilik olarak değil estetik birer vücut olarak görüyorsun. Nasıl Matisse’in veya Picasso’nun nü resimlerine bakarken bundan cinsel bir haz duymuyorsan, fotoğrafını çektiğin kadınlara karşı da öyle hisler hissedemiyorsun. Çünkü onlar senin kendi sanat eserini yaratman yolunda birer araç oluyorlar. Zaten çoğuyla da on beş dakika bile ciddi bir konu hakkında konuşmak mümkün değil. Çoğunlukla tek bildikleri son çıkan makyaj ürünleri veya yoga, pilates gibi moda konular oluyor".
Selim mankenleri sevmiyordu; aynı şekilde armut yemeyi de sevmiyordu ama armutlu durağan resimler çekip bunları bilgisayarda montajlamaya bir dönem takmıştı, hatta "Armut" başlıklı bir sergisi de oldu.
Selim'le birlikteliğim doktora tezimin başlangıcıyla bitişi arasında geçen otuz yıla denk geldi. Ben salı ve çarşamba günleri dışında sabah altıda kalkıp yedide masa başına geçip akşam dokuza kadar pek bir yere kıpırdamazken (bu sürecin on saati duvardaki kahverengi lekeye bakarak geçiyordu, her nasılsa o leke her geçen gün biraz daha büyüdü) buna karşılık Selim öğlenleri uyanıp ikide stüdyosuna gidiyor, sabaha kadar çalışıp sigara ve ot kokarak eve dönüyordu. Birlikte yaşadığımız bir ay boyunca pek görüşmedik galiba.
Pek görüşemediğimiz için Selim benden ona günlük e-mailler atmamı istiyordu, o da bana yazıyordu. Bu mail işi ilk başlarda çok etkili olmuştu; zaten birlikte yaşamıyorken görüşememeyi işlere ve uzak oturmamıza bağlıyorduk, bu sorunun bir süre sonra çözülebileceğini konuşuyorduk. Ona gün içinde yapmayı planladıklarımın bir listesini yazıyordum:
"Selimov, Elif Hanım'ın gün içinde yapacağı aktiviteler şu şekilde sıralanıyor: 1. Kahvaltı yapmak (eveeeet henüz kahvaltı bile yapmadan sana yazı yazıyorum!) 2. Akşamdan kalma bulaşıkları yıkamak 3. Bilgisayar başına geçerek mailleri okumak 4. Tezin üçüncü bölümüne başlamak 5. Tezin üçüncü bölümüyle ilgili iki buçuk sayfa yazmak 6. Pastaevine gitmek 7. Selimov'un pastaevine uğramasını beklerken bir göz bilgisayardaki açık word dosyasında, diğer göz çilekli tartın hamurunda dağılmak"
Birlikte yaşamaya başladıktan sonra bu mailler -ki bu blogu yazan Holden Caufield olsaydı onları "corny" (bayat/aptalca/içi geçmiş)olarak tanımlardı- de azaldı. Gerçi o son mailler entellektüel anlamda bakıldığında daha az salakçaydı:
"Merhaba Selim naber, güzel mankenler var mı etrafında. Gene iki gündür görüşemedik, dün mail atamadığım için kusura bakma seninkini çok geç okudum epey meşguldüm de. Tezin üçüncü bölümünde pek ilerleme yok hala dördüncü sayfadayım, programın çok gerisinde gidiyorum. Tez hocam bana mail atmış, konseptüel bağlamda bir bütünlük tutturamadığımı, onunla yakın zamanda daha çok yol almadan görüşmemiz gerektiğini ama şu sıralar çok meşgül olduğunu ve fiziksel olarak ayın on beşine kadar görüşmemizin mümkün olmadığını söylemiş. Allah belasını versin!"
Hmm şimdi bakınca belki daha az salakçaymış ama o dönem sürekli Türkiye'deki ütopik kurumlarla uğraşmaktan (tezimin başlığı "Türkiye'deki ütopik kurumlar: dinsellik ve kimlik üzerine"ydi) ve Türkiye'de aslında ütopik kurum olmadığı, bu terimi benim uydurduğum ve doktor (phd) olabilmek için bunun altını terminolojiyi çekiştire çekiştire gevşetip sonra da doldurmam gerektiğinden sinirlerim epey gerginmiş. Bu halime rağmen hayatı Rus, Litvanya, Venezuela asıllı mankenlerle geçen Selim'in bana dayanmış olması da başarılı sayılabilir.
Selim'le ilişkimiz kendi koşullarına göre ne kadar başarılı da görünse gün geçtikçe tükendi ve kimse acı çekmeden sona erdi.
Sonuç olarak (her uzun yazının bir girişi bir gelişmesi bir de sonucu olmalı), size üç gündür anlattığım erkeklerin hiçbirinde kendimi tamamlayamadım. Evet, belki herkes bir ilişkiye başladıktan belli bir süre sonra değişmeye başlar, başka bir insan haline gelir ama ideal şartlar altında bu etkileşimli bir süreç olmalı galiba. En azından yakın arkadaşlarım öyle diyor. Bense daha çok acı çekmeyi tercih ettim. Her kadının ilişkilerinde bir rutini vardır, veya bir rutini olduğuna inanır. Benim rutinimse elindekinden fazlasını isteyen, bulamayınca da mutsuz olan erkeklerle birlikte olmaktı. Sinan daha fazla aşk istiyordu, gerek benden gerek başka kadınlardan; Jacques daha fazla dikkat çekmek, daha güzel daha yakışıklı olmak istiyordu; Selim'se kendini işine daha fazla kaptırmak istiyordu. Kendim daha fazla isteyen bir kadın olduğum için bulduğum erkekler de hep böyleydi. Kimse kimsenin boşluğunu doldurmadı, benzerlikler üst üste geldi, daha koyu daha açık renkler oluştu. Kimse grileri göremedi.
Ne yazık ki hepsi yorucu birer deneyim olarak kaldı. Hani son okuduğunuz bir kaç kitaptan zevk almamışsanız ne kadar kitapçı gezerseniz gezin, ne kadar kitap arkası okursanız okuyun yeni bir kitap alasınız gelmez ya, onun gibi hayatımda yeni biri olması da cazip gelmiyor şu an. En iyisi kimse olmaması galiba...