06.06.2010
Şu an epey bir zamandır yazamadığımı fark ettim ama kafam oldukça meşguldü. Lublin'deki konferansa ön hazırlığı doğru dürüst yapamadım ne yazık ki, okulda yoğun bir dönemdi, pek hoşlanmadığım "öğretmenlik" görevleri yığılmıştı (ne yazık ki konferansı çok kaale almayabiliyorlar). Bunların dışında bir de Paris meselesi çıktı; şöyle ki tam Polonya'ya gideceğime sevinirken seminer vermem için Paris'teki bir üniversiteden bana teklif geldi. Bu sayede yaklaşık bir ay Paris'te kalabileceğim ama bu sırada İstanbul'daki derslerimi başka birine aktarmak zorundayım; ki onun pek hoşuna gitmedi bu durum. Bu hengamede konferans için İstanbul'dan ayrılmadan ancak bir kaç gün önce konferansta yapacağım konuşmaya göz atma fırsatı buldum; onlara Ziya Paşa'dan Alev Alatlı'ya yaklaşık on Türk yazarın ütopya/distopyalarındaki geçen kadın figürlerinden bahsetmeye karar verdim.
Konferans konusunda biraz gerginim zira iyi geri dönüşler almış olmama rağmen hala çok iyi geçtiğini düşünmüyorum. Cumhuriyet öncesi yazarlar, ve hatta 1980'lere kadar bahsettiğim ütopyalarla ilgili gelen sorular oryantalizm kokuyordu; ki soru soranlar arasında Hintli feministler de vardı. Alev Alatlı'nın "Schröndiger'in Kedisi"nden bahsettiğimdeyse dikkat kesildiler; neden bir ütopya/distopya olarak sınıflandırdığımı sordular. Ve ne yazık ki daha sonra konuşma sunumumu aşarak Türkiye'nin içinde bulunduğu duruma (Ermenistanla ilişkiler ve Kıbrıs'la ilgili konuşmak için söz alan da oldu), son olarak da kuantum fiziğinin günümüz sosyal bilimler dünyasında edindiği role kadar geldi.
Utopian Studies Society uzun süredir çok yakından takip ettiğim bir kuruluş ve konferanslarına katıldığım için hala çok mutluyum ama bu konferanslara katılanların sadece ütopyayla ne kadar alakalı olduklarına dair şüphelerim var. İlk yurtdışı konferansımı böylece atlatmış oldum.
Lublin'den sonra İstanbul'a dönmeden doğrudan Paris'e geçtim. Amerika'daki üç yıllık lisans eğitimimden sonra iki yıl Paris'te master yapmıştım ve Paris'e giden her normal insan gibi ben de o dönem bu şehre aşık oldum. Uzun mesafeli yürüttüğümüz bu ilişki arada bir depreştikçe (yaklaşık senede bir oldu şu ana kadar) en azından haftasonu kaçamağı yapmak için geliyordum; bir seminer vermek için tekrar gelmiş olmak beni hala heyecanlandırıyor.
Burada 14. arrondissement'daki Cite Universitaire'in yurdunda kalıyorum. Master sırasında bu güzel binalarda yaşamak için çok çaba sarf etmiştim; ama sonunda daha güzel bir yerde, yani Montparnasse'daki o güzel evde, eve taşındığım sırada tanıştığım üç kişiyle birlikte yaşamıştım. Seminer için Paris 5'e gidiyorum; yarısı tıp öğrencilerine diğer yarısı diğer branşlara ayrılmış bu okul St. Germain des Pres'nin göbeğinde bulunuyor. O yüzden her yanı gezebilmek gibi bir şansım var; öğle aralarında kendimi St. Michel'deki kitapçılarda kaybedebiliyorum.
Öğrencilerim 1. sınıf okuyor ve daha çok gençler. Onlara ütopyadaki kadın figürüyle ilgili bir seminer vermenin ne kadar doğru olduğundan emin değilim; bana kalsa en azından gender studies veya siyaset bilimi giriş dersleri almış olmaları iyi olurdu. Gerçi bir kısmı ilk dönem bu dersleri gördüğünü söylüyor.
Akşamları Paris'te yaşayan eski arkadaşlarımı görüyorum. Ve en önemlisi en güzel çilekli tartları yiyorum (evet ne kadar bir taraftan pastacılık yapıyor da olsam ne ben ne Hasan ne de Şebnem'in yaptığımız tartlar buradakilerle yarışamaz, şehrin suyundan mıdır nedir?).
Yakında bir ayım bitecek ama daha uzun süre burada kalmak istiyorum, daha yapmak istediğim çok fazla şey var çünkü. Umarım İstanbul'daki okulla ayarlayabilirim bu durumu; belki yeni bir araştırma yapmak için buradaki kütüphanelerden faydalanmam gerektiği bahanesini atarım ortaya.