09.06.2010
Önceki günkü son seminerin bitiminde kapıda bir kadın belirdi. Adının Jacquie Fernandez olduğunu söyleyen bu kadın, Paris'te yaşadığını ve Polonya'daki konferansımı takip etme fırsatı olduğunu anlattı. Bana kendini tanıştırarak onunla sohbet etmemden zevk alacağını söyledi, hatta Café de Flore'a davet etti.
Teklifini geri çevirmedim tabi, takipçilerimle karşılaşmak beni her zaman mutlu etmiştir (kimi etmez ki zaten). Ünlü Fransız karikatürist Cabu'nun St. Germain'in süslü Japon turist kızlarını karikatürize ettiği Place Sartre-Beauvoir her zamanki gibi turistlerle doluydu. Epey bekledikten sonra sonunda kiliseye doğru bakan bir yer bulabildik, espresso ve milföylerimizi ısmarladık.
Garip bir kadındı Jacquie,o yüzden konuşmanın pek çoğunu aktarmaya çalışacağım. Bir süre konuşmaya giremedikten sonra sonunda meydana bakmamdan faydalanarak "Varoluşçu Jean-Paul Sartre'la feminist Simone de Beauvoir'ın burada bir evi paylaşmışlardı. O yüzden bu meydanın ismi Place Sartre-Beauvoir, Fransızlar için bu iki düşünür sonsuza dek bir arada yaşatılmaya çalışılıyor" demişti. Bu bilgiyi daha önce okumuş olduğumu söylediğimde çok aldırış etmedi, lafı daha devam edecekti belli ki. "Simone de Beauvoir'dı değil mi 'Kadın doğulmaz, kadın olunur' diyen? Sen ne düşünüyorsun bu konuda?" diye sordu. Bir süre benim feminizmimi test mi ediyor diye düşündüm, sonra daha yeni tanıştığım bu kadına terslenmek istemeden nispeten kültürelci bir cevap verdim: "Bizim oralarda kadınlık doğuştan vardır sanki. Erkekler, erkek olduklarını ispatlamak için bütün gençlik zamanlarında, biz buna delikanlılık deriz (Türkçe'de kanın hızlı aktığını da anlatır bir yandan), işte o dönemde değişirler ve kendilerini kanıtlama çabasına girişirler. Bu arada kadınlar onların yapmayı unuttukları "gündelik işlerle", küçültülen ama aslında yaşamak için ihtiyaç sahibi olunan en bazal ihtiyaçlarla ilgilenmeye devam ederler."
"Sadece sizin oralarda değil, pek çok yerde durum böyle sanırım, ben yarı Fransız yarı Hispanik bir ailenin çocuğu olarak yetiştim ve ailemde pek çok maçolar ve kadınmaçolar var."
Jacquie'nin kadınmaçolar deyimi ilgimi çekmişti, "sanırım bizdeki hanımağa deyişiyle aynı anlama geliyor bu" dedim; evi çekip çeviren bir yandan da erkek gibi davranmasıyla böbürlenen kadınlar.
"Aynen öyle".
On beş dakika sonunda nihayet anlaşabilmiş gibiydik; havadan sudan hiç konuşmamış, direk feminizme bağlamıştık olayı.
"Ege Denizi'nde Minos diye bir uygarlık yaşamış biliyor musunuz?" Anlaşabilme sonrası topu kendi elime geçirebilmek (ve bir nebze olsun Simone de Beauvoir'la ilgili bilgi testinin intikamını alabilmek için) ukalalığa başlamıştım. "Girit'te yaşayan bu toplulukta ergenliğe giren erkeklerin büyük bir boğayı yenmesi beklenirmiş. Sadece güçlü olanlar yetişkin sayılıyormuş".
"Duymuştum" dedi, "Kadınların böyle bir sınavı yok mu sence?"
"Belki demin dediğim, "gündelik işler"le ilgili becerilerin gösterilmesinde başında bir sınav vardır belki. Bir yere kadar itaatkar ve namuslu olmaları da bekleniyor olabilir. Tabi bunu söylerken yine kendi toplumumu ele alıyor olmalıyım. Ne yalan söyleyeyim, bazen kendi ülkemde bir yabancı olduğumu hissediyorum", artık kendi hislerimi bu yabancıya kolayca açabilmeye başlamıştım, "Bunu söylerken diğerlerinin, yani kendi ailelerimiz gibi yaşamayanların, yaşantılarına dair büyük sözler sarf ediyoruz ama aslında bu dışarıdan ahkam kesmek oluyor çoğu zaman".
Jacquie'nin ilgisi bu sözlerle birlikte dağılmaya başladı. Aynı zamanda son yarım saattir bahsettiğimiz sınavlardan bir benzerini ben de geçmiş olmalıyım ki, "Bugün seninle görüşmek istememin nedenini şu an anlatmayacağım. Ama bu hafta cuma akşamı benim evimde bazı yakın arkadaşlarımla birlikte bir toplantı yapacağız. Ve orada senin de olmanı istiyorum" dedi. Sadece yedi kişi olacağını, kadın kadına meselelerden bahsedileceğini ama daha detay veremeyeceğini ekledi.
"Beni meraklandırmaktan zevk alıyormuşsun gibime geliyor" dedim cesurca. Aldığım yanıt belki banaldi ama haksız sayılmazdı: "Önemli olan her zaman hedefe ulaşmak değil ki, yolda geçirdiklerimiz de bizi yetiştiriyor. Zaten biliyorsun, Schopenhauer'in dediği gibi ulaşılan amaçlar bir süre sonra bıkkınlık yaratabilir."
Söyleyecek başka bir söz kalmamış, milföyler de çoktan bitmişti, böylece Café de Flore'dan ayrıldık.
Cuma günü gitmeli miyim? Evet belki kadın akıllı olabilir ama Café de Flore'da milföy yemek belki de Fransız Nuri Alçoların yeni taktiğidir (tamam espirim çok kötüydü, bunu kimseye anlatmayın okurlarım). En iyisi Rakel'e sormak.