21.12.2010
Yılın bitmesine on gün kaldı. Yine İstanbul'dayım, hava karanlık, kasvetli. Aralık ayını sevmiyorum. Artık pek birşeyi sevmez oldum zaten.
Londra'ya çok istekli gitmiştim ama son birkaç haftadır içinde olduğum harekete pek inancım kalmadı. Kadınların özgürleşmesi gerektiğine inancım ortadan kalkmış değil, tam tersine her zamankinden daha güçlü. Gün geçtikçe, yaşlandıkça belki de, üzerimdeki baskının daha çok arttığını düşünüyorum. Eşit olmak için büyütüldüm belki ama daha önce bahsettiğim o saydam duvarlar ilerlememi engelliyor. Alteria'dan fikir olarak uzaklaşmamın nedeni kesinlikle bu değil ama. Kurumun içine girdikçe piyon vazifesi gören pek çok kadının aslında olan bitenden haberi olmadığını fark ediyorum. Benim bile pek çok olaydan haberim yok. Zaten beni misyonlara göndermelerini beklerken, sürekli ofise bağlı, Jacquie'nin kişisel asistanı olup çıktım, tek yaptığım randevularını organize etmek sanki.
İngiltere'den biraz uzaklaşmak istediğim için izin alıp İstanbul'a geldim. Hansız ailesi bir kez daha sitemlerini dile getirdi. Neyse ki herkes Hale'nin hamileliğiyle ilgileniyor. Kızcağız iki aylık hamileyken sokakta bir hırsız tarafından durdurulmuş, çantasını vermeye yanaşmayınca hırsız onu hızla yere itmiş, Hale kanamaya başlamış ve çocuğu düşürdüğünü sanmış. Hastaneye gittiklerinde çocuğun düşmediğini öğrenmişler ama o günden beri sokağa çıkarken epey ürküyormuş. Annem haftada iki gün onlara gidip Hale'yi dışarı çıkarır olmuş; tabi bir de kızın ailesi Ankara'dan İstanbul'a taşınmalara başlamış, falan falan. Sonuç olarak ailenin bütün ilgisi Hale ve bebek üzerinde. Bebekten bahsedildiğinde Hasan sert erkek havalarına bürünüyor, Hale'nin pek birşey yapmasına izin vermez olmuş (kız da zaten evde oturmaya dünden hevesli) ama bir yandan da gözlerinin içi parlıyor. Sanki benim küçük kardeşim değil de bambaşka bir erkek olmuş.
Yurtdışındayken insan haberleri sürekli takip etse de pek çok şeyden uzak kalıyor. Ben gittiğimden beri bu ülke de bir değişmiş sanki, daha kendi içine kapalı, daha muhafazakar gibi. Geçen gün bakanlardan birinin "Çağdaş yaşam içki ve seksten ibaret değildir" dediğini duydum, gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Çağdaşlık-karşıtlarının çağdaşlıktan anladıkları bu kadar anlaşılan. Çok yazık...
Londra'da sürekli içimi kemiren fikirler sonunda burada kendini afişe etti ve dayanamayıp Ahmet'i görmeye gittim. Önceki konuşmamızda benim bilmediğim birşeyler biliyormuş gibi havası vardı ve o zaman ağzımdan laf almak için blöf yapıyor diye düşünmüştüm. Üniversitede ona oda ayırmışlar ve haftada bir gün okulda oluyormuş. Gittiğimde bilgisayardan birileriyle webcam yapıyordu, gitmemle birlikte bilgisayarı kapattı. Önceden haber vermediğim için çok şaşırmıştı.
Ona pek birşey anlatmadan laf almaya çalıştım. Alteria hakkında neler biliyordu? Hangi kuruluşta çalışıyordu? Alteria'dan niye hoşlanmıyorlardı? Kadınlardan mı korkuyorlardı? İşe yaramadı tabi ki. İran'da önceki ay recm kararıyla yargılanan kadınla ilgili BICA'yla birlikte hazırladığımız imza kampanyasından bahsetti, onlarla olan ilişkimizi sordu. Cevap vermemeye çalıştım, ben cevap vermemeye çalıştıkça daha çok üstüme geldi, o benim üstüme geldikçe ben de daha çok konuşmaya, meseleyi iyice feminizme, patriarkal düzenin yanlışlarına, kadın olarak ne kadar zorluklar çektiğimize çevirmeye başladım. "Seninle konuşmak çok zor" dedi bir ara, "sorduğum şeye cevap vermiyorsun ama o kadar kesin cevaplar veriyorsun ki insanın daha fazla birşey sorası gelmiyor, aldığı cevabı kabul edip aşağı oturuyor". Bana bu lafı etmesine rağmen bütün konuşma boyunca aslında Ahmet de çok farklı değildi.
İkimiz de birbirimizden laf alamadan onun ders saati geldi. O yüzden yarına sözleştik. Pastaevinin dekorasyon değişikliğiyle ilgili Hasan'a yardım etmeye söz verdiğim için pastaevinde buluşacağız, oradan da sakin bir yere gidip konuşuruz diye karar verdik.