12.06.2010
"Hayatta herşeyi görmek lazım" mottosuyla hareket eden Rakel tabi ki bir kez daha yeni tanıştığım birinin evine gitmem konusunda çekimser davranmamam gerektiğini söyledi. Rakel'e telefonda pek karşı çıkamadım, cumartesi günü (yani bugün) benden haber alamazsa Türk konsolosluğuna haber salmasını tenbihledim. "Bu görüşmeden senin faydana bir şeyler çıkarsa 16 parçalık La Durée makaronlarımı isterim" dedi şımarıkça, zaten her halikarda ona makaron götürecektim.
Jacquie'nin evi Rue de Rivoli'nin hemen yakınlarındaydı, oldukça pahalı bir apartman dairesinde oturuyor olmalı zira caddeye bakıyor ve bir Parizyen dairesi için oldukça genişti. Üçüncü kata çıktığımda kapı aralıktı. İçeride Manu Chao'nun Welcome to Tiuna şarkısı çalıyordu: Hoş geldiniz Tijuana'ya. Tekila, seks ve marihuanaya. İçerisi epey dağınıktı, yerler kitapla, masalar cd kutularıyla doluydu.
Pencerenin dibindeki koltukta iki kadın oturmuş, sigaralarını içerken bir yandan çene çalıyordu. Jacquie'nin nerede olduğunu önce göremedim, sonra amerikan mutfakta, bar taburelerine oturmuş başka iki kadınla sohbet ettiğini gördüm, bir yandan kokteyl hazırlıyordu.
"Oo, Elif hoş geldin" dedi İngilizce, diğer kadınlar arasında Fransızca bilmeyenler vardı zira. "Mojito yapıyordum içmek ister misin sen de? Bugünkü temamız h sesi çıkartan şeyler; mojito, Tijuana... Yemek yememiş olsan sana fajita da yapardım."
Kendime ortamı bozmak istemeden bir mojito aldım, rahatça bir koltuk bulup ona uzandım. Bir süre sonra Jacquie yanıma geldi, beni herkesle tanıştırmasının zamanının geldiğini söyledi. Hemen karşımda oturan iki kadın Georgette ve Sighid'di. Georgette İngiliz ve Fransızcası çok iyi değil. Bir süredir Paris'teymiş, sağlık alanında çalışıyormuş. Avusturyalı Sighid ve çaprazımdaki Kolombiyalı Denisse siyaset bilimi alanında çalışıyorlarmış; ikisi de araştırma yapmak için Fransa'ya gelmişler. Geri kalan iki kişi, yani Alexandre ve Hermine Amerikalıydı; onların da ilgi alanı toplumsal cinsiyetti.
"Acaba herkes neden buradayız biliyor mu?" dedi Alexandre bir süre sonra, sert hatları olan bir kadındı, hatta biraz erkeksiydi bile diyebilirim. Sighid'le benim bilmediğimiz ortaya çıkınca anlatmaya başladı: "Hepimizin ortak bir yanı var. Hepimizin de ilgilendiği bir konu. Ütopyaları merak ediyoruz, onlara ilgi duyuyoruz. Ve toplumsal cinsiyetin alt edilmesi gereken bir konu olması gerektiğini düşünüyoruz. Çaba sarfetmeli ve bu anlamda kendi ütopyamızı gerçekleştirmeliyiz. Güçlüyüz, hepimizin geniş çevreleri var. Gerek kendi ülkelerimizde gerekse başka ülkelerde ulaşabileceğimiz çok kişi var; Hermine ve Sighid'in şimdiden arkasında bir kaç dernek var. Kendi PR'ımızı kendimiz yapabiliriz. Bunu sağlayabiliriz."
Önce biraz sessizlik oldu. Açıkça ben ne diyebileceğimi bilemiyordum, birden bire hiç beklemediğim bir teklifle karşılaşmıştım. Konuşmaların dönmesini beklemeye karar verdim.
Denisse bir süre önce "Zizek!" filmini izlediğini ve burada ünlü Yugoslav felsefeci Slavoj Zizek'in ütopyayla ilgili yorumundan etkilendiğini söyledi. Anlattığı bölümün geçtiği metni tercüme ederek aynen koyuyorum:
"Ütopya'yı tekrar bulmalıyız; ama hangi yönüyle? Ütopyanın iki yanlış anlamı vardır: Birincisi eski, hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini bildiğimiz ideal toplumu hayal etme kavramıdır. Diğeri ise yeni, sapkın istekler anlamında kapitalist ütopyadır, ulaşılmasına izin verilen üstüne üstlük gerçekleştirmeniz beklenen.
Asıl ütopyada ise durum mümkünlük koordinatları içinde o kadar çözümsüz, o kadar çıkış yolu olmayan bir hale gelmiştir ki; saf bir hayatta kalma güdüsü doğrultusunda, yeni bir alan yaratmanız gerekir.
Ütopya özgür bir hayal gücü değildir. Ütopya en içten aciliyettir. Onu bir çıkış yolu olarak hayal etmek zorundasınızdır.
Ve bugün ihtiyacımız olan da budur."
Denisse'in sözleri herkesi etkilemiş gibiydi. Bir süre salonda oturan yedi kadın bardaklarından birer yudum alıp bir yerlere daldı.
"Yani diyorsunuz ki, şu an varolan sistemi bozmak için devrim yapmamız lazım. Bu radikal feministlere özgü bir fikir değil midir? Ben kendimi öyle sınıflandıramayacağım sanırım" dedim sonunda. Aslında söylediklerine hak veriyordum, her kadın gibi benim de yaşadığım sıkıntılar hep olmuştu ama çözümün süreç içine yayılacağını düşünmüştüm hep.
Alexandre bu kadar katı düşünmemem gerektiğini söyledi; bunu mutlaka bir devrim olarak görmemin yanlış olduğunu, sadece tabanı kullanarak değil farklı mercilere de ulaşarak daha barışçıl ve uzlaşmacı yöntemler kullanılabileceğini, ütopyaya ulaşma yolunda verilecek çabanın da yeterince etkili olduğunu anlattı.
Hala nasıl koskoca bir dünya tarihini alaşağı etmeyi planladıklarını bilemiyordum. Bir anda yaşadığım ilişkileri, Selim'i, Sinan'ı, İstanbul'u, pastaevini düşündüm nedense, her biri o kadar uzakta geliyordu ki. Bu yeni ortamımdan hoşlanmıştım sanırım.
"Tek gereken itici güç" dedi sonunda Jacquie. Herkesin önümüzdeki hafta cuma akşamı yapılacak toplantıya kadar bahsettiğimiz konularla ilgili birer proje üretmesini rica edeceğim. Yerel veya genel olabilir bu projeler. Amaç kadınların eşitsizlikler konusunda bilgilendirilmesini sağlamak, bir yandan da toplumda varolan rol kavramlarını sorgulatabilmek. Biliyorum bunları şimdiye kadar deneyen çok kadın oldu, onlar sayesinde bu günlere gelebildik, güçlendik. Daha iyisini de yapabiliriz."
Jacquie'nin konuşmasından sonra laf biraz daha döndü, daha sonra belki de herkesin sindirebilmesi için konu başka alanlara çekildi.
Nasıl bu topluluğun ortasına düştüğümü anlamıyorum hala, hakikaten istediklerini gerçekleştirebileceklerinden çok emin değilim. Her zaman soft (yumuşak) politikaların daha etkili olduğunu savunmuşumdur. Ütopyaları ise Zizek'in ilk anlatımında olduğu gibi, yani hiçbir zaman gerçekleşmeyecek idealler olarak düşünüp eleştirel yanlarıyla ilgilenirim.
Önümüzdeki haftaya kadar ortaya bir proje koymam gerekiyor, henüz bu işin peşini bırakmayı düşünmüyorum. Ama bir süre sonra İstanbul'a dönmem gerekecek. Uzaktan nasıl takip edeceğimi bilmiyorum.