05.07.2010
İstanbul'a geri geldim. Jacquie'nin evindeki o toplantıdan sonra doğru dürüst düşünecek pek zamanım olmadı. Hemen bir proje yaratmam gerekiyordu; yerel ve genel düzlemde kadınları günün birinde gerçekleştirmeyi düşündüğümüz devrimle ilgili tanıştıracak bir proje olmalıydı bu. Ben de devrime en çok ihtiyacı olan kadınları ele almaya karar verdim, yani şiddet gören kadınlar. İlk önce İstanbul'da uygulanıp daha sonra Türkiye'nin başka illerine yayılmasını düşündüğüm bu projeye göre kadın sığınaklarında kadınların vatandaşlık haklarından, kadın-erkek eşitliğine dair çeşitli konularda eğitim verilip, oluşturulacak Kadın-Erkek Eşitliği Derneği'ne katılımları sağlanacaktı. Ne yazık ki projem Jacquie tarafından fazla mikro görüldü. Bugüne kadar pek çok kadın sığınağı kurulduğunu ve her birinde bu tarz eğitimler verildiğini, dernekleşmeyle ilerleme yapılamayacağını söyledi. Diğer herkes kendi projeleri üzerinde çalışacakken, ben özel bir görev için Jacquie'yle birlikte İstanbul'a geldim. O yüzden de son bir haftadır İstanbul'dayım.
Neden bilmiyorum, belki sesimi fazla çıkarmadığım için, ama sanki Jacquie beni bir süredir asistanı olarak görüyor. Evine gelen diğer kadınlara anlatmadığı şeyleri bana anlattığını fark ettim; orta doğuda bir kaç yıldır çalışan bir islamcı kadın hareketiyle iletişim halinde olduğunu, onlardan fazlasıyla yardım alabileceğimizi söyledi. Bölgedeki düzensizlik ortamında her ülkenin kadınlarının silahlanmayla ilgili fazlasıyla bilgisi varmış ve artık erkekler gibi savaşa devam etmek istemedikleri için bu işi kendi ellerine almaya karar vermişler. Anlatırken "barış için savaşan kadın gerillalar" diye tanımladı onları, BICA gibi bir kısaltmaları var -açılımını bir türlü öğrenemedim-, her ülkeden belli sayıda kadın varmış, organizasyonun yönetimi rotasyon sistemiyle sağlanıyormuş ve bu sayede herkesin eşit söz hakkı oluyormuş. Fazlasıyla demokratik bir yapı olduğunu söyledi -ben henüz yakından görmüş değilim.
BICA'yla görüşmeyi orta nokta olduğu için İstanbul'da yapmaya karar vermiş. Tabi bu toplantı kararı çok kısa zamanda alındığı için bizim yapılanmamızla ilgili eksiklikler vardı. Henüz ne bir ismimiz ne de bir organizasyon şemamız vardı. Tek bilinen şey Jacquie'nin başı çektiği, farklı ülkelerden kadınların bir araya geldiğiydi. Bu yüzden İstanbul'a gelmeden ani bir kararla Jacquie kurumsallaşmak gerektiğini söyledi. Önceki toplantıda olan yedi kadınla her birimizin getirdiği dörder kişi, toplamda 35 kişi olarak bir haftadan kısa bir sürede ilk kurumsal mini-zirvemizi gerçekleştirdik. Jacquie'nin önerisiyle kurumun adının "Alteria Initiative" olması kararlaştırıldı. Georgette ve Alexandre pek hoşlanmadılar bu isimden ama alternatif bir isim bulamadıkları için zoraki kabul ettiler. Her ülkenin katılımcıları Alteria'nın kendi ülkelerinde anlaşılabilmesi için alt başlıklar türetti, örneğin Türk Alteria alt başlığı olarak "Başka Dünya Teşebbüsü" ismini uygun gördüm -bu sayede Servet-i Fünun'cuların "Başka Dünyalar Düşü" eserine de gönderme yapmaya çalıştım- ve bu kabul edildi.
Jacquie Alteria Initiative'in Genel Sekreteri olarak seçildi ve beni de Genel Sekreter Yardımcısı yaptılar. İlerki dönemde çok yoğun bir tempoda çalışmam gerekebilirmiş, onun için üniversiteyi bırakmamı öneriyorlar. Ben tabi ki istemiyorum. İki işi birden yürütebilmenin yollarını arayacağım (alışık olmadığım birşey değil tabi yıllarca pastaeviyle akademik hayatı birlikte götürdüm). Gerçi iki işi aynı kefeye koymak biraz zor görünüyor, sürekli akademisyenler, medya mensupları, think tank'ler ve politikacılarla görüşmelerimiz olacakmış. Bu işleri gerçekleştirmek için fonu nereden bulacağımıza dair bir fikrim şu an için yok. Tabi kurumsallaşmaya başladığımız için yakın zamanda bir İstanbul bürosu açmamız da gündemde. Yine aynı şekilde büro açmak için nereden para bulacağız, bilmiyorum.
Bütün bu yeni işlerin dertleriyle uğraşırken, bir yandan da aileyle ilgili dertler ortaya çıktı tabi. Paris'teki son zamanlarımda İstanbul'la pek iletişime geçmemiştim, bu yüzden annemle babamın biraz kırgın olabileceğini tahmin etmiştim, ama hepsinin toplanıp bana tavır koymasını beklemiyordum. Döndüğümün ikinci günü annemlerde yemek yapıldı, Hasan da Hale'yle birlikte gelmişti. Ben yokken bu dördü epeyce görüşmüş olacak ki, aralarındaki buzlar çoktan erimiş, annemle Hale gayet iyi anlaşır görünüyordu. Hasan da bu durumdan gayet memnundu.
Nevi şahsına manhasır olan babam bir kez daha garip fikirlerinden birini edinmiş, Japonya'da oldukça popüler olan Pachinko oyununu Türkiye'ye ithal etmeyi planlıyordu. Tabi her zaman yaptığı gibi bu fikri bizimle paylaşıp mantıklı olup olmadığını sorma kisvesi altında aslında ne kadar iyi bir fikir olduğunu kabul ettirmeye çalışıyordu. Hasanla yarım saatlik bir konuşmalarının sonunda "Her eve bir Pachinko" diye slogan ürettiler ve pachinko salonlarının neon ışıklı tabelalarını tasarlamaya başladılar. Annemse Hale'yle birlikte mutfakta son düzenlemeleri yapıyordu; kimsenin bana ihtiyacı yoktu sanki.
Yemek sırasında da laf bir türlü bana gelmedi. Hepsi bir ağızdan konuşuyordu; önce vizyondaki filmlerden bahsettiler, sonra Şebnem'in yeni nişanlısını çekiştirdiler, en son olarak da önceki hafta gittikleri piknik alanındaki çöp sorunundan bahsettiler. Dayanamayıp "Ben yokken eksikliğimi hissetmemiş kimse galiba" dedim. Önce boş boş baktılar, sonra annem benim hayatıma karışmak istemediklerini, kendi hayatım için doğru olanlara kendim karar verebileceğimi düşündüklerini söyledi. Babam sesini çıkarmadı ama Hasan tribal bir şekilde "Sen kendi hayatını yaşıyorsun zaten, biz de dedik ki neden kendi hayatımızı yaşamayalım" dedi. Pastaevini tamamen boşlayıp yurtdışında uzun süre kalmama epey kırılmış, "Tek önemsediğin kendi hayatın, bizim başımıza neler geldiğiyle ilgilenmiyorsun bile" diye bana bağırmaya başladı. Meğer ben yokken babam kaza geçirip ayağını kırmış ve Hasan Hale'ye evlenme teklifi etmiş, ama anlaşılan Türkiye'de olmadığım süre boyunca hal hatır sormadığım için bunları kimse bana anlatmamış.
Akşam evden başım ağrıyarak çıktım. O zamandan beri ailemle aramı düzeltmeye çalışıyorum, hala pek bir gelişme yok. Hasan benimle konuşmak istemiyor, o yüzden Hale'yle muhattap olmak zorunda kalıyorum. Annemleri aradığımdaysa annem kısa konuşup telefonu babama veriyor, o da pachinko'dan ve krizantemlerden bahsediyor. Gönüllerini almak için zamana ihtiyacım var...